Sayfalar

31 Temmuz 2012 Salı

Küçük Harflerle Lütfen!

            Az önce okuduğum bir gazete haberinde şöyle diyordu Ayça(25) adındaki genç kız: "Günde iki kez tekrarlanan belediye hoparlöründen yapılan anonslarda, vefat eden kişinin yanı sıra yakınları ve hatta uzak akrabalarının isimleri dahi sıralanıyor. Üstelik aynı anons iki defa tekrar ediliyor. Sabah saatlerinde ölüm anonsu duymak psikolojimi de bozuyor. Ölüm korkusu ile uyanıyorum. Her anons başladığında ürperiyorum." http://haber.gazetevatan.com/Belediyenin_olum_anonsu_pskolojimi_bozdu/262636/7/Haber

 Gecenin bir yarısı bizden uyanıp herhalde halay çekmemizi bekleyen(!) ama insanda ; davulcuyu alıp davulunun içinde bir ay ibret-i alem olsun diye meydanda sergileme arzusu uyandıran ramazan davulcuları mı istersin (kapıya gelen davulcuya bir de üstüne para vermiyor muyuz!), sabah 10 da başlayan döVe döVe tekrarlanan belediye anonsları mı, overlok etme sevdası peşinde koşan, overlağa gönül vermişliğiyle insanı hayattan soğutan overlokçu haykırışlarını mı? Peki sevgili Ayça biz ne yapalım gecesi gündüzü birbirine girmiş bir şehirde?

Saygı mevhumunda kendisini yetiştirmiş, çocukluktan görgüsünü almış medeni ülke insanına para verseniz , yapmaz şu saçmalıkları (uykusuzluk başıma vurdu). Üzgünüm ama bu zihniyetin gelenek göreneklerimizle bağdaştırılması fikrine katılamıyorum. Babam biz çocukken derdi hep: "Sessiz olun, uyuyan mı var, hasta mı var, ders çalışanı mı var!" Herkesin uyku dilimi aynı saatlerde olamaz ki. O insanların da en doğal hakkı gündüz zaman diliminde uykusunu almaya, dinlenmeye, ders çalışmaya... Kimse çoğunluğa uymak aynı anda ayakta kalmak mecburiyetinde değil.

 Biiiir, İkiiiiiiiiii, Üçççççççç Tıp!

  Aklıma gelmişken, ne güzel oyunlarımız vardı eskiden. Şimdi oynatıyor musunuz çocuklarınıza? Biiir, ikii, üçç tıppp derdik han!. Gülmemeye, konuşmamaya direnirdik . . . Peki nedir "Tıp Oyunu" nun eğitimdeki yeri? Bir kere bu oyun sayesinde sessizlik kavramıyla tanıştırırsınız onları. Çocukların sessizlikte bulacakları güzellikleri keşfetmelerine yardımcı olur oyun. Ayrıca disiplin anlayışını da sağlamış olursunuz onun sabır gücünü zorlayarak. Küçük yaştaki çocuklar başlarda çok fazla sağlayamayacaktır sessiz kalmayı. Ama zamanla bu kabiliyetlerini geliştirirler. Hatta gözler kapalıyken işi daha da geliştirip eğlenceli hale getirebilir, onun hayal kurmasını da sağlayabilirsiniz. "Şimdi ormanda uçurtmamızı yapıyoruuuz ve birazdan bu uçurtmayla gökyüzüne yükseleceğiiizz." gibi. (Aklıma bu  geldi şimdi. Siz tabi ki daha ayağı yere basar hayaller kurdurun.) Bakın belki şu zamanda en çok ihtiyaç duyduğumuz sessizliğe küçük de olsa bir hizmeti olan, o küçümsediğimiz oyunumuz nelere kadir :) Asıl bunları yaşatalım...

Sessizlik cennetinde, huzurlu yakalayabileceğiniz günler diliyorum.

           Sevgiler . . .




29 Temmuz 2012 Pazar

Yarım Kalmışları Tamamlamanın Hafifliği


         Ayrı şehirlerde olmanın verdiği kopukluktan ötürü uzun zamandır haber alamadığım lisedeki en yakın arkadaşımla telefonlaştık geçenlerde. . . Umreye gidecek olmanın heyecanı içerisindeydi. Gittiğinde, Kuran-ı Kerim hatmi yapıp da hediye etmek isteyenlerin emanetini de teslim edeceğini söyledi. Telefonu kapattıktan hemen sonra aklıma; uzun zamandan beri tamamlanmayı bekleyen ve henüz orta sayfalarıda olduğum -yoğunluk, üşengeçlik vs. gibi nedenlerden ötürü bir türlü sonunu getiremediğim- Kuran hatmim geldi. Bu görüşme beni harekete geçirdi ve başladım yarım kalmış işimi tamamlamaya . . .

"secde" yazısı (Kuran'daki bire bir işaretini bulamadım ne yazık ki)
           Bugün itibariyle ise hatmimi tamamlamanın verdiği hafiflik ve şahane bir mutluluk içerisindeyim hem de bir kaç haftada kendi hız rekorumu egale etmiş durumda ama bir eksikle ! O da, Kuran-ı Kerim' in 14 yerinde bulunduğunu yeni öğrendiğim "secde ayeti" işaretinin anlamına uygun hareket etmemekle! Daha önceden hiç dikkatimi çekmemiş olan bu işaret her seferinde özel bir secde namazı kılmayı gerektiriyormuş. Ancak önceden de hatim indirmiş biri olmama rağmen kimse bana bundan bahsetmemişti. Peki ne olacaktı şimdi? Küçük çapta yaptığım araştırma sonucunda bu secde namazlarının sonradan da topluca kılınabildiğini öğrendim neyse ki !

          Bu yoğun süreç içerisinde çalışma odasına girip Kuran okumaya başladığım andan itibaren içimi kaplayan huzurun sebebinin ne olduğunu anlayabilmiş değilim! Hele de Osmanlı'dan kalma el yazması, yaprakları sararmış, deri kapağı eskimiş olanından ise daha da bir keyiflidir onu okumak... Beynen de kendimi dingin hissetmemi sağlayan bu durum beni şu aralar güzel sesli bir hafız arayışına soktu; ara ara arabada dinle(n)mek istiyorum . . .


 Çocukluk İşte :)

           Yukarıdaki yazıyı yazarken aklıma küçüklüğümde yaşadığım bir olay geldi ! Sitedeki çocuklarla birlikte yazları Kuran kursuna giderdik. Bizim için en eğlenceli olan kısmı ise oraya giderkenki bisiklet yolculuğuydu. Annelerden izinsiz yaptığımız bu yolculuklar sırasında aynı zamanda elimizde taşımakta zorlandığımız Kuranlarımızı kah düşürür sayfalarını darmadağın eder, kah bırakır dondurmacıya kaçardık. 
              
            

          Kurs ortamı ise benim gibi sessizliği seven biri için oldukça uğultuluydu. Yaşlıca bir hocamız vardı. Herkes de kendi halinde sesli okuma çalışması yapardı. Ezberim hiç kuvvetli olmadığından Yasin Suresi'ni ezberden vermek benim için gerçekten imkansızdı. Sıram yaklaştıkça acil bir kurtuluş yolu arayışına koyulmuştum. Ve o 'parlak fikrin' gelmesi çok da gecikmedi! Wolkmanime takacağım Kuran kasetiyle duyduklarımı hocaya tekrar edecektim. Ben ortam gürültüsünden istifade ederek işi karambole getirmeyi hayal ediyorken, olaydan haberdar olan çocuklar pür dikkat kesilmiş, benim titreyen bacaklarla hocanın yanına gidişimi izliyorlardı. Halbuki onların her zamankinden daha fazla uğultu yapmaları gerekmez miydi? 

           Artık hocayla aramızda bir kaç metre vardı ve ben kocaman gözlerle onun durumu anlayıp anlamadığına bakıyordum. Play tuşuna basmamla birlikte gelen "tık" sesi sanki o an benim minicik yüreğimde patlama etkisi yaratmıştı. Kulaklıktan gelen sesi takip etmeye başladım., ürkek ve titrek ses tonumla. Hay aksi! Heyecandan besmele çekmeyi unutmuş ve hocanın baştan almam gerektiği ikazıyla ne yapacağımı şaşırmıştım. Ama artık çok geçti ve kimse beni durduramazdı çünkü kayıt ilerliyordu. Sonuna kadar mücadele ettim ve artık zafer benimdi ! Hocanın şaşkınlık içindeki " Bu nasıl bir heyecandı böyle!?" sözü bir tebrik miydi o zamanlar bunu anlayamamıştım. Ama bildiğim tek şey; o kaset artık elden ele dolaşacaktı . . . 

         Bunu bir de paylaştığıma inanamıyorum !

                    Hoşçakalın ;)

27 Temmuz 2012 Cuma

Sonradan Değil , Doğuştan Gurmeyim!


          Geçen ay ki İstanbul tatilimin bir kısmını arkadaşımın daveti üzerine onun yanında geçirmiştim. Yer Bağdat Caddesi olunca bana da orayı ivik divik gezmek düştü. Şu an itibariyle her metrekaresinde ne var bilmekteyim. Peki , nereye varmaya çalışıyorum? Size Bağdat Caddesi’nde keşfettiğim; burnuma gelen mis gibi kokularıyla beni resmen büyüleyen bir yemek cennetinden bahsetmek istiyorum. (Niyetli olmanın verdiği alıklıkla mı aklıma geldi nedir, artık mekân bilinçaltıma ne kadar işlediyse!

Kurulara bakar mısınız, ne kadar da şirin görünüyor?
          
           Mekânın ismi Namlı Gurme! Bahçe kısmından başlayarak içeriye doğru girdikçe masaların boş olmasına şaşıracağınız ancak hesap ödeme kısmına geldiğinizde neden boş olduğunu anlayacağınız bir mekân burası! Amacım mekanı reklam etmek filan değil elbette ama bakalım okuyunca konsept için "Valla benim aklıma gelmişti!" diyeniniz olacak mı?


     Türkiye’nin her yöresinin meşhur ürünlerinin toplandığı (Antep’ten; nar ekşisi, salçası,zahteri,,, Adana’dan; patlıcan kurusu,,, Kayseri’den pastırması, mantısı,,, Bodrum’dan reçelleri,,, Ayvalık’tan zeytinyağı vs.nin) tek bir çatı altında birleştiği, yöresel ürünlerin buluşma noktası olan mekanda sadece alkol yok. “İyi de ben bunları zaten makro marketlerde bulurum.” diyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü onlar size köy yumurtalarından anında omlet yapmıyorlar mesela…! Bu arada mekan 2009, 2010 ve 2011' in en iyi kahvaltı ödüllerini almış.         
     
          Mağazada her şey, son derece tabii, katıksız e bunun neticesinde de elbette sağlıklı olan ürünlerden oluşuyor. Sorduğum en ucuz elbisenin 19 bin TL den başladığı lüks mağazaların bulunduğu Cadde‘de köy yumurtalarını filan gördükten sonra buranın özünde iyi bir semt olduğuna karar verdim.

             Burada, malzemelerinizi vitrinden seçerek sıcakları sipariş veriyorsunuz, onlar da pişirmeye alıyor ama soğukları kalkıp kendiniz getiriyorsunuz. Ancak aklınıza açık büfe gelmesin, bildiğiniz markette çalışanların kendi eliyle vermesi gibi. Bütün malzemeleri bu mağazadan olan yemeğinizi çok mu beğendiniz? O halde bu malzemeleri buradan satın alıp evinize götürebilirsiniz…
       
            Zengin bir kahvaltı içeriğiyle, ızgaraları, zeytinyağlıları, mantıları, et, balık ve meze çeşitleriyle, sıcak ev yemekleri, hamursuz yaz pastaları, tatlıları, kurabiyeleriyle eşi benzeri olmayan bu mekan tam bana göre! Fast foodu açlıktan ölse dahi yiyemeyen ve nesli tükenmek üzere olan bir metabolizmaya sahibim. Üstelik yememeye dikkat ediyor da değilim hani. Yapay olan hiç bir şeyi midem almıyor sadece. O yüzden yurt dışına filan çıkamıyor, buradan çok fazla uzaklaşamıyorum ;P (Herhalde açlıktan ölürdüm oralarda!) “Ketçaplar, mayonezler, pizzalar, hamburgerler, kolalar, salamlar, sosisler” sizin için üzgünüm; pratiksiniz, keseye dostsunuz filan ama sizinle yıldızım hiçbir zaman barışmayacak! Burger Kingler, Domino'slar hikaye canlarım…
     
           İstanbul’da birçok şubesi olduğunu öğrendiğim Namlı Gurme’den memlekette de olsa ne vardı? Müptelası olurdum kesin! Neyse artık, bizi Mado kessin...

Hepinize güzel bir hafta sonu diliyorum…;)


23 Temmuz 2012 Pazartesi

Ben Kimim? Neyim? Neciyim?


                                                             
          Soy ağacınızı merak ettiğiniz bir döneminiz oldu mu sizin de? İnanın çekirdek yapıdan uzaklaştıkça işin içinden çıkmak hiç de sanıldığı kadar kolay değilmiş! Geçtiğimiz haftalarda anne tarafımın uzak-yakın akrabalarının yılda birkaç kez organize ettiği gelenekselleşen buluşmaların biri gerçekleşti. Soyadı kanunu çıkmadan önce lakabı Musaefendioğulları olan bu grupla Başkonuş Yaylası'nda gerçekleşen “Geleneksel Musaefendioğulları Buluşması” adı altındaki pikniğe giderek soy ağacımızı yeşerttik..



          Oraya giderken kuzenlerimle yaptığımız hazırlıkların tavla, okey vs. gibi oyun ağırlıklı, ortamın amacından tamamen uzak bir içerik taşıdığını fark ettiğimde kime çekmiş olabileceğimizi düşünmeden edemedim bir an! Mangal keyfinden hemen sonra da oyun masasını kurup ortamın tadını çıkarmak üzere uzak bir yere gittik. Uzak bir yere diyorum çünkü zaten kırk yılda bir görüştüğümüz akrabalarımızın bizi kötü bilmesini istemiyorduk. Ama sanırım oyuna kendimizi fazla kaptırmış olmalıyız ki zaman su gibi akıp geçmiş ve grup bizim için endişelenip her yerde bizi aramış. (Biz de olayı daha fazla abartmadan akıllı olup, hemen gruba dâhil olduk zaten.)

İkindi serinliği çökmeye başladığında gençlerin bir kısmıyla kaynaşma amaçlı dağda yürüyüş yapmaya karar verdik (Bizde her şey dağda olur.) Aynı okulda çalıştığım ve sürekli muhabbet ettiğim bir öğretmen arkadaşımla da orada karşılaşmamız ve dedelerimizin amca çocuğu olduğunu öğrenmemiz gerçekten şaşırtıcı bir durumdu...

         Piknik, yemek derken senede birkaç kez yapılan bu buluşmaların amacı uzak akrabalarımızla tanışmaca, kaynaşmaca serüveninden ibaret. Olaya hiçbir zaman tamamen hâkim olamayacağımı düşündüğüm ilginç bir deneyim. Uzantıları birbirine bağlamak epey güç çünkü oldukça kalabalık bir ekip. Gerçi ben gerekmedikçe kalabalık ortamlara girmeyi tercih etmem, çekinirim, sıkılırım. Ama inanır mısınız belki kan çektiğinden, belki de aslında birbirimize yabancı olmadığımızı bilmenin verdiği rahatlıktan hemen sıcak, tatlı bir muhabbet gelişiveriyor kendiliğinden. Zaten atanı, dedeni söyleyince karşındakiyle olan zincirleme bağlantın arkası arkasına geliyor ve işte nedense anlatırken çok uzakmış gibi gelen ama aslında dedeleri kuzen olan nesilleriz ve maalesef birbirimize yabancıyız. Bulmaca çözmeyi sevenler, merak güdüsü yüksekler için güzel bir beyin jimnastiği.
  
Aile Büyükleri En Zengin Arşiviniz

Aklınızda bulunsun böyle bir aktiviteyi büyüklerin desteği olmadan gerçekleştirmeniz çok zor! Bizimkisi kaç göbekten, dallanmış budaklanmış olanından. Ciddi bir organizasyon gerektiriyor yani. Amacım secere tutmak değil, toplum bilimci de değilim elbette ama tanıştığıma da memnun olmuyor değilim hani. Kim olduğumu merak edip farkındalık kazanma içgüdüsü işte. Bir tür kimlik arayışı.       
          Günümüz koşuşturmacasında birinci dereceden akrabalarımızı bile düğünden cenazeye görebiliyorken bizdeki bu buluşmaların amacı da her zaman görüşelim, kanka olalım maksatlı değil zaten. Hani küçük şehirlerde sıkça cereyan eden kalıplaşmış diyaloglar vardır ya: “Kızım kimlerdensin sen?” diye."Ayşe hanımı biliyosun, hah onun teyze torunuyum ben."  “Kime çekmiş. Otu çek köküne bak!” “Canım dıdısının dıdısı yani.”  Ve son vurucu söz de gelsin: “Size nikâh düşmez!” (Var mıdır acaba içimizde böyle bir imtihan yaşayan? Düşünsenize her şey yolunda ama illa bir sorun çıkacak ya. Zor bir durum olsa gerek:) Neyse bir o eksik kalsın!)
“Amaannn hepimiz Adem ve Havva ‘dan akraba değil miyiz ki zaten, ne gerek var canım bunlara?” diyorsanız, ben de size: “Bu ırklar nasıl oluştu peki?” diye sormak istiyorum ama artık çok geç çünkü yazının sonuna gelmiş bulunuyoruz yoksa işin içinden çıkamayacağız :) 
 
Bizler arefe günü bir restorantta iftar yemeği adı altında tekrar bir araya gelmek için sözleştik, vedalaştık. Sizlere de akrabalarınızla paylaşacağınız güzel bir hayat diliyorum… 

Hoşçakalın!  

22 Temmuz 2012 Pazar

Uzun Yaz Geceleri, Tatil ve Bir Anda Ortaya Çıkan Blog Kurma Fikrim


           Teneffüste öğretmenler odasında oturmuş, yorgun gözlerle bir yandan masanın üzerindeki dergiyi karıştırıyor, bir yandan da öğretmen arkadaşlarla sohbet ediyorken gözüme Necip Fazıl’ın mısraları ilişmişti. Okudum, bir daha okudum ve dedim ki arkadaşlara: 'Nasıl birkaç cümleyle bu kadar çok şey anlatılabilir ki!?' Bu kesinlikle doğuştan gelen bir yetenek ve maalesef milyonda bir görülen bir zeka türü örneği bence...

          Kalabalık bir ülke olma hasebiyle tek tip insan yetiştirme zoruna girmiş eğitim sistemimizden kopmuş biri olarak hiçbir zaman böyle güzel yazılar yazamayacağım aşikar tabi. Ama bu benim karalamalar yapamayacağım anlamına da gelmez diye düşündüm ve yazmaya karar verdim. Duyuyorum, anlatamıyorum hesabı Orhan Veli’nin! Zengin olan hayal gücünü görsel ya da sözel aktaramama durumu benimkisi...

          Hep sevgili okuyucularım olsun isterdim bir de hayranlık uyandıran şarkılar söyleyebileceğim güzel bir sesim :) Hayatta kıskandıklarınız bunun gibi zararsız şeylerden ibaret olmalı derim. Ama ben bir de Ankara’da yaşayan insanları kıskanırım, belki o kadar. Bunun gibi basit şeyler dışında kıskançlık güdüsü ben de kolay kolay harekete geçmez. 

           Uzun zamandır bağda (dağda) internetsiz, telefonları kapatmış huşu içinde doğayla baş başaydım. Bugün itibariyle eve döndüm malum ramazan… ve bir anda ortaya blog kurma fikrim çıktı. Aklına eseni yapan biri olmam nedeniyle henüz kimseden yardım bile almadan basit, kendi halinde, her şeyiyle bana ait olan bu siteyi oluşturdum. Bir boşluğu değerlendirme şekli, olmayan bir yetiyi ortaya dökme çabası bu blog fikri de işte… Bu sıcak pazar sabahında uyandım, belki dedim bu boşlukta ara ara yazarım. Neyse artık körler sağırlar birbirini ağırlar dedirtmeden ve sizi daha şimdiden sıkmadan ilk yazımı virgüllüyorum…

          Hayırlı ramazanlar olsun herkese, görüşmek üzere ;)