Sayfalar

28 Ağustos 2012 Salı

Kararsızlıkta Kararlıyım

Gitsem mi gitmesem mi, söylesem mi söylemesem mi, alsam mı almasam mı??? diye uzayıııp giden ve neticede bir mutabakata varılamayan, en sonundaysa yerini 'farketmez'e bırakan yorucu bir tempo içindedir kararsız insan! "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." klasiği ne kadar gerçekçidir tartışılır; ama eğer evet-hayır ekseninde gidip gelen bir hayat döngüsü içindeyseniz ciddi bir probleminizin olduğu kesin! Şiddetli seçimsizlik akımına kendini kaptıranlardan biri olarak bunun sebebi nedir, bundan nasıl kurtulunur diye düşünüyorum epeydir. Yanlış yapma korkusu, mükemmeliyetçilik duygusu, daha iyisi olabilir mi kaygısı, sorumluluk veya risk almaktan kaçış? Sorunun kaynağının hangisi olduğu cevabını henüz bulmuş değilim; ama test tekniğine alıştırılmış bir yetişkinler ordusu grubuna dahil olduğum düşünülürse hızlı hızlı, acaba şu mu bu mu demeden hemen bir karar verebilmem beklenir ancak benim için acabaların yanıtını bulmak neredeyse imkansız!

Kronik Karasızlık

      Hani hep sorarlar ya en sevdiğin şarkıcı kim falan diye. İşte o anlarda, ben de herkes gibi birinde karar kılıp 'İşte bu.' demeyi çok istemişimdir, ama ne mümkün! En sevdiğim şarkıyı sormayın bana. En sevdiğim rengi, en sevdiğim yemeği, en sevdiğim arkadaşımı da . . . Hala cevabını bulamadım çünkü hiçbirinin. Bu gün şuysa başka bir gün öbürü. Kendimi tanıdıkça anladım ki "en" diye bir şey de yoktu aslında benim literatürümde! Hepsinde ayrı bir güzel yan bulup hiçbirinden vazgeçemeyişim; seçenekler arasında sıkışıp, gelgitler yaşama sebebimdi.

      İnsan isminin anlamına çeker denir ya hep. Kökeni Arapça olan ismimin anlamı; أَسْرَ  hızlı, seri, hareketli, en çabuk, karanlıkta yol gösterenmiş! Tamam genellikle seriyimdir ama karar vermede aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu konuda da adımın anlamını taşısaymışım keşke. Neli olsun dondurmanız? Fıstıklı... Yo çikolatalı... Neyse sade olsun... Ya da neyse dondurmadan vazgeçtim (!) modunda, işte böyle bir hal içindeyiiim, aslında derin keder içindeyiimm, bazen bilmeyerek ne yaptığımııı, iyi-kötü, güzel-çirkin her biçimdeyiimm (söz & müzik: Candan Erçetin). Seçim yaparken muallakta kaldığım anlarda benim yerime karar veren birileri olsun istiyorum hep yanımda. Günlük yaşantımı zora sokan bu gülsem mi ağlasam mı derecesindeki sevimsiz durumdan hiç hoşlanmıyorum. Hatta bazı anlarda 'acaba' paradokslarımın irade iflasıma neden olacağından bile korkuyorum.

En basit bir alışveriş aktivitesi bile bazen işkenceye dönüşebiliyor. Mango'dan alışveriş yapabilen arkadaşlara şaşırıyorum mesela. Çünkü orada öyle baş döndürücü bir çeşitlilik var ki! Bir dünya seçenek arasında tercih yapmak kararsız bir insanın harcı değildir. Bana butik tarzı az, öz! İstisnai ve şaşılası bir durum söz konusu ki o da birilerinin karar vermekte zorlandığı anlarda bana danışması ve verdiğim karardan memnuniyet duyması! Öyle ki alışveriş için şehir dışına bile çıksalar benden eşlik etmemi isteyenlere zevkle eşlik edebilmem, kime ne yakıştığı konusunda gayet isabetli kararlar verebilmem de ayrı bir muamma. Başkasına gelince serileştiğimi gördüğüm o anlarda kendimi tanıyamıyorum. Kendine ne kadar hayrı yoksa da başkasını bu denli memnun ediyor olabilmek haksızlık! 

Kalp Çarpar Beyin Bölermiş

     Karar veren kalp midir beyin midir? Yön veren karar mekanizması kişiden kişiye değişir aslında. Kendimi düşünüyorum duygusal mı mantıksal mıyım (?) diye. Karar veremedim şimdi! Aşırı duygusal oluşum beni elimden geldiği kadar kalbimin sesine kulak tıkayıp mantık çalıştırmaya itiyor. Dilinin yanmaması için beynin öngörüsüne ihtiyaç duyar mantık insanı. Bazen hata yapmamak, bazen de pişman olmamak için ince eleyip sık dokurken sarf edilen soğuk terlerin faydası da oluyor mudur peki, hayır! Belki de evet! “Hayır” çünkü zaman çok değerli. hızlı yaşa genç öl, diyorum kendi kendime sonra al başına belayı, ayıkla pirincin taşını durumları. “Evet” diyorum çünkü o zaman da daha az ağrısız bir başa sahip oluyorsun çok boyutlu düşünüp karar verdiğinde. Belki başta yoruluyorsun ama sonradan ceremesini çekmiyorsun en azından.

     Ama en nihayetinde unutmamak gerekir ki hatalar ve yanlışlar insanlar içindir. Sözün özü karar verip tevekkül etmekten başka çok da yapacak bir şey yoktur aslında. Ama ne yaparsanız yapın alacağınız kararlar hayatınızın dönüm noktalarıysa, kesinlikle kendi kararınızı verin. Ne anne, ne baba ne de yakın bir arkadaş kararı! Çünkü en azından yanlış bir karar verdiğinizde “Ben yaptım.” demenin verdiği hafiflik sizin kendinizi bir nebze de olsa daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Başkasının verdiği yanlış kararın sonuçları altında ezilmekten daha iyidir, tecrübeyle de sabittir . . .
 
Bir de kararsızlıktan tamamen farklı bir durum vardır. O da insanın ne yapması gerektiğini bilip bir türlü yapamaması, söyleyememesidir ki buna basiretin bağlanması denir o da daha fenadır işte. İkisi de insan ömrünü tüketmede ölümüne kapışır!

Sanki Araf'tasın Mübarek!

     Sevap ve günahları eşit olanlar ile henüz haklarında karar verilmemiş olanların cennetle cehennem arasında kaldıkları yerdir Araf! Bir tür bekleme lobisi işte ;) Önemli kararları alırken onu aklın süzgecinden geçirip sapla samanın bir türlü ayırt edilemediği durumlar insanın Araf'ta kaldığının resmidir. Hani kişinin önünde iki yol vardır; ya cennete götürür ya da cehenneme hesabı. Bir taraftan şiddetle cennete kavuşma ümidi taşıyorken diğer yandan cehennemin kızgın yüzünün yakacağından korkar insan. Araf'a benzettiğim için 'abartma' diyeceksiniz belki şuan ama teşbihte hata olmaz işte yazarken dozunu arttırdım kararsızlığın ve buralara kadar geldi konu.

     Arafta kalmak, refleksif kararların ötesinde artık uç örneklerin yaşandığı anlardır. Çok sevdiği biri tarafından aldatılan adamı düşünsenizse. Sevgilisinin "pişmanım affet" yakarışına rağmen onu bir türlü affedemiyor ama bir karar da vermesi lazım; çünkü belirsizlik onun için en yakıcı olanı. Kadından gelen bu karmaşık sinyal adamı Araf'ta bırakmaya yetmiştir. Hem evet hem hayıra eşit uzaklıktayken ne tarafın cennet ne taraf cehennem olduğunu bilmeden umut, korku ve belirsizlik içinde sıkışıp kalmıştır adam. Bir tercih edememe durumundan kaynaklanan, emin olamama "ara"da kalma halini başka örneklere girmiş şekilde yaşatır hayat bize de. Allah kimseyi aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık dedirtecek sınavlarla karşılaştırmasın, zorlu seçimlerle imtihan etmesin tabi. (Elif Şafak'ın bütün kitaplarını okudum neredeyse; ama peki ya Araf'ı? I ıh hiçbir çağrışım yapamadım şu an, es mi geçmiştim acaba?)

     Ha unutmadan ben de teraziyim desem özet geçmiş olurum sanırım. İşte terazi insanının dengesiz diye yaftalanmasının sebebi budur. Ama neymiş dengesizlik değil ka-rar-sız-lık-mış! Çift karar mercii (kalp-beyin) olunca ancak bu kadar denge sağlanabiliyor işte devamlı düşünen insan modelinde. Şaka bir yana fark ettim ki; kötü bir sonuç da doğursa yaptığım şeylerden duyduğum pişmanlıklar zamanla geçiyor ama yapamadıklarımınki geçmiyor. Geçen tek şey zaman oluyor . . . 


Bağladım ki ideal seçim için kendini zorlamaktansa kötünün iyisi de olsa bi' karar ver kurtul, ha baktın memnun kalmadın mı değiştir, sil baştan. Canım ne de olsa karar benim değil mi :) Hepimize asılı beklemekte olan her şeyi bir an önce neticelendirip, hayırlı kararlar alabilmeyi diliyorum!

                eSS'


    "Yapmak istediğin şey için düşünerek karar ver, verdiğin kararı da mutlaka yap." (Benjamin Franklin)

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Tutam Bağ Günlüğü "vol II"

    
          Bir öğleden sonra vaktiydi, kentin kuzeyindeki dağların birinde bizim gibi mesken tutmuş bir arkadaşıma dağlar aşırı fantezimizi gerçekleştirerek, bir fincan kahvesini içmek üzere yola koyulmuştuk ama günü hareketlendirme çabamız hiç de kolay olmamıştı. O zorlu yollarda harcadığım onca saat ve erittiğim yarım depo benzin içimdeki insan sevgisinin bir emaresi miydi yoksa? Yüksekliği 2000 metreyi aşkın uçurumlu yamaçtan gitmenin kaçınılmaz olduğu daracık yollardı bu yollar. Uçurum tarafından o sarp yokuşu çıkarken avuç içlerimin ciddi şekilde terlediğini, sanki bütün kanın orada toplandığını hissetmiştim. Artık arabada sohbet edip, kahkahalarla gülen arkadaşlarımın seslerini duymuyordum. Onlarınsa durumumun farkında olmadığını, inip fotoğraf çektirme sevdalarından anlayabiliyordum. Engel olamıyordum işte yüksekliğin beni rahatsız etmesine. Fakat mevzu bahis gezmek olunca orada bile azmin elinden de bir şey kurtulmuyor işte. Yaşadığınız şehrin sosyal aktivitelerinin değerini bilin. Bakın bir kel dağda taşı sıkıp eğlenmek için verilen mücadeleye :)

"Stresten Uzak Durun" Ne Demek?
          Bununla ne demek istendiğini anlayanınız varsa bana da anlatsın! Muhtelif hastalıkları tetiklememesi için yapılmış kulağa hoş gelen bu tavsiyeyle şehir insanıyla dalga mı geçilmeye çalışılıyor?  Ya da doktorların her türlü hastalığı sigaraya bağladıkları gibi bir kaçış yolu mudur bu? Neredeyse hastayı başından savmak için geliştirdikleri bir yöntem olduğunu düşüneceğim. Belim çok ağrıyor, strestendir! cildim bozuldu, strestendir! çocuğumuz olmuyor, strestendir! kolesterolüm yükseldi, strestendir! şeker hastalığı, strestendir!  . . . Yoo stresli değilimdir aslında. / O zaman psikolojiktir!

           Bazen belki de insan ölümüne neden olabilecek baştan savmalardır bunlar :)) Stres olduğum için hasta olmuyorum, hasta olduğum için stres oluyorum. Bunu diyen doktorları bırakıp, mukadderata inanmaya başlayınca baktım hayat daha güzel oluyor. Hani "Stresten uzak durun." denir ya sürekli, anlamıyorum sanki millet keyfinden giriyor, zevk alıyor strese girmekten. Ayıp değil mi dalga geçer gibi, zaten şaftı kaymış mahsim insanımız da bunun gerçek olabilirliğine inanıp sırf uzak duracağım diye elini ayağını nereye koyacağını şaşırıyor. ('Mahsim' yani 'masum' anlamına gelen bu sözcüğü bir öğretmenin "Ek ders ücretlerini kesmek için bizim gibi mahsimleri mi bulmuşlar?" diye sezenişte bulunmasıyla öğrenmiş ve kelime hazineme eklemiştim.)

         Ne yapalım yani işi gücü bırakıp alıp başımızı dağlara mı vuralım kendimizi? İnsanlar da her sabah güne güzel bir merhabayla uyanmak istiyor ama kursağında bırakılıyor işte gelen şehit haberleriyle. Bir de üzerine bunu bir kaç Mehmet diye yorumlayan "insan"a tahammül edip, daha çok kahroluyorsunuz. Hem " O çocuklar da bu anlamsız savaşın bitmesini istiyor" muş. Savaş devletler arasında olur diye biliyorduk halbuki! Hüseyin Aygün, T.C milletvekili sıfatıyla muhattabımıza tüzel bir kişi statüsü vererek dünyaya mesajlar gönderiyor inceden, her ne kadar bizim dikkatimizi çekmese de! Hitabet gücü iyi. İngilizce'ye de kolayca çevrilebilir cümleler kuruyor! Kaçırılmaktan da çok hoşlanmış belli ki. O dağa ben kaçırılsam bir gidip gelirdim herhalde, dilim tutulur konuşamazdım bir daha, helal olsun bizdeki milletvekillerine! Uzun vadeli ama yavaş yavaş ilerleyen bir satranç oyununun içinde kendinizi piyon gibi hissettiğiniz bir bıçak sırtı . . . E üzerine bir de gün içinde çok fazla hareket halindeyseniz bununla doğru orantılı olarak da etrafınızdaki kişi sayısı artacağından, kontrolü sağlamakta zorlanıp sterse kalmanız kaçınılmaz hale geliyor. Azıcık aşım kaygısız başım diye boşuna söylememiş atalarımız. Dinlendiren, huzur veren insanlar mı? Onlar iyi ki varlar, eğer olmasaydılar hayat hiç çekilmezdi bundan artık eminim! Siz siz olun onların yakasına yapışın ve gitmelerine asla izin vermeyin . . .

 Rutin Bağ Hayatından Kesitler



           En sevdiğim kısır gün aşırı bizlere eşlik etti. Bir gün onun da tarifini paylaşmak isterim. Bu yöreye ait olanını seviyorum. Ama en çok da sessizlikti benim sevdiğim . . .


           Kahvaltının böyle yapılanı sevilir! (Toprak mı çekiyor beni n'apıyor?) Salata malzemeleri (salatadaki reyhan 'fesleğen' vazgeçilmezim), reçelleri, bazlaması vs. hep bağdan . . . Bağda yaptığımız kahvaltı sonrası pazar gününü hareketlendirme isteğimiz bizi Antep'e götürecekti. (İşte bu İstanbul'da bir semtten diğerine geçmekten daha kolay.) 
Bahçenin Tek Ziyaretçisi Vardı
        
          İkindi serinliğinde ayağıma geçirdiğim terliklerimle mis gibi kokan meyve ağaçlarıyla süslü bahçeye iniyordum! Benden başka bunu yapmaktan hoşlanan yoktu. Yine de cirlokların hiç susmadan, var sesleriyle gezintime eşlik etmeleri yalnızlığımı alıyordu. (Siz ne diyorsunuz, Ağustos Böceği mi?)


Veli Efendi Kayısısı der buna bizimkiler (veli efendi hipodromu gibi). . . Bir kayısı bu kadar mı sulu ve lezzetli olabilir! Çekirdeğine yapışıktır. Ertesi gün ağzının, gözünün bir yana kayması onu koparıldıktan hemen sonra tüketmenizi gerektirir, bu yüzden de satılmaz. Meyveyle aram yok ama bunlar gibi ulaşılması zor olanlar da favorimdir!

Urmu Dutu; ana vatanının Maraş ve Antep olduğunu öğrendiğim, toplaması çok meşakkatli, oldukça da pahalıya satılan bu meyveyi öğrencilerim de toplayıp getirir ama ben bundan ziyade dalından koparıp yemeyi daha çok severim. Çok hoş, ekşimtırak bir tadı vardır. Reçelini harika bulduğum ama pekmeziyle aramın olmadığı bu çok şifalı dut ağacının çevreyi yapış yapış kirlettiğini düşünen atalarımız tarafından çareyi (sağ olsunlar) onun kökünün kurutmakta bulduğunu dinlemiştim tarih dersinde. Yeme konusunda çok dikkat ister, keza izi elbisenizden çıkmaz. Unutmadan bildiğimiz frambuazla görüntü dışında hiç alakası yoktur. Bağda frambuaz olmasına rağmen bunun tadının üzerine o ot gibi gibi geldiğinden kimse tarafından rağbet görmez. Gerçi fotoğraflar bir buçuk ay öncesine ait (o eller de bana), şimdi bunların mevsimi geçti tabi. 

          Patates, domates, salatalık, meyve vs. ne varsa hiç birini ziyan etmeyip kabuklarını minik minik doğruyordum beni bekleyen tavuklar, ördekler, civcivler için. Başka bir iş olsa yapasım gelmez. Ama onları belli periyotlarda takip etmek harika bir duygu. Ancak kuzenlerimin artık kesme vaktinin geldiğini düşündükleri o iştahlı planlarına katılamayacağımı söylediğimde haliyle benim yediklerimin nereden olduğunu sorup dalga geçmişlerdi. İyi ama ben gözlerinin içine baktığım bir hayvanı nasıl yiyebilirdim! Ki yesem de hastalanıyordum. İnsan bir kere göz göze geldiği hayvanı ne olursa olsun yememeliydi, ya da göz göze gelmemeye çalışmalıydı :)

 Merak Ettiniz Mi Hiç?
 
          Yüksek dağların güneşe olan mesafesinin deniz seviyesinden ve ovalardan daha yakın olmasına rağmen oraya göre neden çok daha soğuk olduğunu. Güneşe yakınlaştıkça havanın sıcaklığını daha fazla hissettirmesi gerekmez mi? 2. sınıf öğrencilerime getirdiğim konuk öğretim görevlisi arkadaşımın sınıfıma anlattığı dersi dinlerken dikkatimi çekmişti. Bu sorunun cevabını hemen vermeyeyim isterseniz, ben doğru cevabı duyduğumda şaşırmıştım. Tahmininizin doğru çıkıp çıkmadığına bir sonraki yazımda paylaşayım unutmazsam. (Canım oyun oynamak istedi galiba.)

_Yazı dizisi için bitmesin bu rüya desem!?
_"Hayıııııııırrrrrrrrrrrr :))"


  Tadını sevmesem de keyifle yaptığım kahvenin kokusu da beni mest ediyor.

Güzel bir kahve eşliğinde sevdiğiniz insanlarla bir arada olabileceğiniz keyifli bir bayram geçirmenizi diliyorum . . . 





- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - 

 TEBDİL-İ MEKAN

         Oysa oraya giderken hiç beklemediğim anda almış olduğum yaranın sıcaklığını hissediyordum içimde. Baş başa kalmaya henüz fırsat bile bulamadığım bu olayı yeterince sorgulamayışıma kızıyordum kendi kendime. Nereden çıktmıştı bu yolculuk, şimdi zamanı mıydı? Daha canımı acıtmaya sebebiyet veren durumun üzüntüsünü kafamda taşıyacak idim, sanki hep payidar kalacağı zannıyla ! Her türlü işime konsantre olmamı engelleyen tanıdık bir duyguydu bu, daha önceleri de çoğu kez tadıp kendimi kaptırdığım ama sonrasında zihnimde zerre yer işgal etmeyen. Hiç oyuncağı olmayan bir çocuk misaliydim yoktan bir şeyler üretmeye çalışan ve o hiç geçmeyen saatlerin, zamanın bereketinde kaybolmuş, hayatı sorgulayan . . . 

             İnsanın hayatına uzaktan bakması gerekiyormuş bazen bunu anladım. Yaşanılan olayın verdiği sıcaklıktan mıdır nedir alıkoyamıyor işte insan kafasını sürekli onunla meşgul etmekten. Ama nereden bilebilir ki o an ortam değişikliğinin kendisine ilaç gibi gelebileceğini? Gittiğim bağ ortamında çok uzun değil, daha yeni bir gün bile doğmamışken tıpkı kıyafet değiştirir gibi bir dönüşümle atıvermiştim o sıcaklığını üzerimden. O ruh halinin beni terk etmesini beklemeden ben onu terk etmiştim. "Nereye gidersen git bulunduğun yerde değil, düşündüğün yerdesindir." sözü belli ki bana ithaf edilmemişti. Belki de günlerce beni etkisi altına alacak bu durumun artık gözümde küçücük kalışı o hep kızdığım unutkanlığımın bir hediyesiydi bana. "Dün dünle beraber gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım." dediği gibiydi Mevlana' nın. Siz de, tebdili mekanda hayır vardır sözüne kulak verip, canınızı sıkan bir durumla kalakaldığınızda kendinize bu şansı tanıyın ve ortamınızı değiştirin, bakalım siz bu sözden nasibinizi alabilecek misiniz?


7 Ağustos 2012 Salı

Bir Tutam Bağ Günlüğü


          Ramazandan ve blog kurma fikrimden önceydi bağ tatili serüvenim. Çektiğim fotoğraflardan da bir kaçını ekledim ama yine de bu karelere baktığımda o nefes kesici panoramayı sığdıramamış olduğumu fark ettim . İzlerken çok daha derindi dağların ihtişamı . . . 
 
 


          Yukarıdan baktığınız anda gördüğünüz o ihtişamın tadını size sunan yer şehir insanının sırtını verdiği Torosların sonu olan Ahır Dağı (ahir/son). Buranın özel bir anlamı var o da havasının ve suyunun farklılığı. Trt' nin bir belgeselinde izlemiştim Kanuni Sultan Süleyman Mısır Seferi' nden dönerken burada yetiştirilen üzümleri tadar ve İstanbul'a da bu topraklardan getirtilmesini emreder. Ancak buranın havasının farklılığıdır ona bu lezzeti veren cevabıyla yıkılır. (Yıkılma kısmı var mıydı tam hatırlamıyorum.) Ayrıca, yoğunluğu ve sertliğinden dolayı bıçakla servis edilen, dünyaca ünlü Maraş dondurmasının benzersiz tadındaki sırrın saklı olduğu, yabani orkideyle (salep) beslenen ve anne sütüne en yakın olan keçi sütü gibi nimetlerini dondurma severlere cömertçe sunan yerdir Ahır Dağı yamaçları . . . (Toparlamakta epey zorlandığım bir cümle oldu yalnız nefesim kesildi. Yazıma dolaptan çıkardığım Maraş dondurmasıyla /çikolatalısıyla/ devam ederek kendimi ödüllendirmeye karar verdim. & Yerken de bunu internetten ekleme ihtiyacı hissettim, diğerleriyse bağdan görüntüler.)

Bi' Nefes!

           Eskiden de giderdik ama içimi sıkardı hep bağ hayatı. Henüz başımı dinlemeye ihtiyacımın olmadığı dönemlerimdi! Hatta o kadar ki, çocukken şehirler arası yaptığımız yolculuklarda arabanın camından o dağ evlerini, köyleri izler, oradaki insanların çok sıkıldıklarını düşünüp üzülürdüm. 'Gitmesek de görmesek de insanına' yapılan haksızlığın  nedenini merak eder, onların ikinci sınıf insan(!) muamelesi görmelerine kızardım içten içe. "İyi ki orada yaşamıyorum yoksa can sıkıntısından kesin patlardım." diye iç geçirirkense çoktan arkamda bırakmış olurdum o insanları. Şimdi ise doğanın sesini dinlemenin bana verdiği hazzı anlatamam . . .
          Bazen her şeyden kaçıp, biraz kafa dağıtmak istediğimde doğa imdadıma yetişir benim. Onunla kucaklaştığım andan itibaren beni dinginleştirir garip bir şekilde. Resetlediğim beynimle artık strese hazırımdır! Ama bunlar kısa kaçamaklar tabi, uzun olanı beni de sıkardı herhalde.
           Yoğun insan ilişkilerinden ve iş temposundan farkında olmasak da ciddi anlamda hasar görüyoruz. Her şeyden, herkesten uzakta, bir nevi insanın kendi özü olan toprakla buluşuyor olması ferahlatıyor ruhunu. Bu insanoğlunun alması gereken hayati bir nefes!

Yiyelim, İçelim, Güzelleşelim "Kâm Alalım Dünyadan"

"Yeme ve içme üzerine kuruludur bağ hayatı"
            Çocukken ne güzeldi yemeğe bakış açım! O dönemlerde yemek saatleri benim için tam bir işkenceydi . 7/24 oyun çocuğuydum ben. Oyunun en güzel yerinde seslenirdi annem. Bense annemin sesini her duyduğumda bir kapsülün, serumun hayalini kurardım. Oyununun en doruk noktasına ulaştığımız anda reva mıydı bu vedalaşma? O zamanlar aklıma gelmezdi ki bir gün ilgi alanımın büyük bir kısmını yemeğin oluşturacağı! Az yemem gereken dönemde de bir iştahtır almış başını gidiyor maşallah. Ne vardı sanki o zamanlardaki bakış açımla kalabilseydim. Her şeyde olduğu gibi bunda da zamanlamayı tutturamamış olduğum kesin! Lisenin en zayıf kızıydım oysa bir zamanlar. Neyse, aşırı zayıflık da yakışmıyor zaten bana :P Yanlış anlaşılmasın şimdilik her şey kontrolüm altında, isyanımsa kendimi kısıtlamak zorunda kalışıma . . .

            Kaç kilosun, kaç yaşındasın ? ? ? Bırakalım artık böyle rasyonel şeyleri, bu soruların miadı doldu. İnsanların eş sayıları kullanıp da, görüntü olarak aralarında dağlar kadar fark olduğunu görebiliyoruz artık. O halde hala neyin peşindeyiz? Önemli olan o insanın kaç yaşında göründüğü değil midir? "Görüntüyü de geçin." diyemiyorum çünkü herkeste bir şekilciliktir almış başını gidiyor. Kadınlara yapılan bu toplumsal baskıya kısaca değindikten sonra devam etmek istiyorum. Etrafımdakilerin başının etini yediğim yetmezmiş gibi bir de burada başlamayayım :)

          Tartı kullanmayı bırakalı uzun zaman oldu. Sınırımı; içine giremediğim kotlarım belirler benim. Düğmesini vurmakta zorlandığım anda kontrol merkezimi çalıştırır, tekrar o kotun içine girmeye azmederim. İşte benim rejim anlayışım da bu kadar! Ha bir de akşam saat 19-20 gibi bırakmaya çalışırım yemek yemeyi. Çünkü biz uyuduktan sonra en yavaş çalışan organımızdır mide. İçeriği değişse de hayal benim vazgeçilmezim : kendimi frenlemeden sınırsız yemek ve zayıf kalmak gibi . . .

Yiyoruz Da Ne Yediğimizi Biliyor muyuz!?

            "Aman yiyen ölüyor da yemeyen ölmüyor mu?" mantığı yürütenlerimiz de süregelmiştir yıllardır., "Doğalcıyım, organikçiyim." diye pıtrak gibi çoğalanlarımız da. Gerçi CNN'de Doğan İslamoğlu'nun Yeşil Doğa programını izlerken dün bir kez daha kendimi çok cahil hissettim. Meğersem doğal ve organik arasında o kadar fark varmış ki . . . Neyse, biz ne kadar dikkat edersek edelim yediriyorlar işte bize genetiği değiştirilmiş ürünleri bildikleri gibi. Burada yediklerimin üzerine (özellikle de mis gibi kokan domatesten sonra) marketten alınanları tükettiğimde lastik yiyormuş hissine kapılıyorum. İnsanoğlu sadece kendi yiyeceği toprağa zarar vermez değil mi? Hani işte son zamanlarda hep dilimize pelesenk olmuş 3 harfliden korkuyoruz ya. "GDO denen o salgın." Mümessiller, o ithal  tohumlarını köy köy gezip bedavaya verdi zamanında, bizim amcalarımız da alıp onu hiç düşünmeden bir güzel ekti. Bundan sonra sırf kendileri yemek için bile bir köşe ayırıp orada yetiştirmek isteseler olmuyor çünkü bu tohuma alışan toprak artık başkasını kabul etmiyor :( Bundan sonra mecburen ithal tohumu ekip, üzerine de o tohumun kod numarası yazan gübreyi kullanmak zorundalar.  E bizlere de o sebzeyi, meyveyi, eti, tavuğu. afiyetle yemek düşüyor itiraz lüksümüz olmadan. İlaçlar, tohumlar öyle bir zehirledi ki bizi hastanelere sağlık göçü eder olduk şimdilerde . . .

Devam edecek . . .     
                                                                                                                                
Güzel Bir Ağustos Ayı Olsun :)

         
  {Tek kalem bir şey yazmış değilim devamı için bu yüzden ben de bilmiyorum neler olacağını...}