Sayfalar

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Tutam Bağ Günlüğü "vol II"

    
          Bir öğleden sonra vaktiydi, kentin kuzeyindeki dağların birinde bizim gibi mesken tutmuş bir arkadaşıma dağlar aşırı fantezimizi gerçekleştirerek, bir fincan kahvesini içmek üzere yola koyulmuştuk ama günü hareketlendirme çabamız hiç de kolay olmamıştı. O zorlu yollarda harcadığım onca saat ve erittiğim yarım depo benzin içimdeki insan sevgisinin bir emaresi miydi yoksa? Yüksekliği 2000 metreyi aşkın uçurumlu yamaçtan gitmenin kaçınılmaz olduğu daracık yollardı bu yollar. Uçurum tarafından o sarp yokuşu çıkarken avuç içlerimin ciddi şekilde terlediğini, sanki bütün kanın orada toplandığını hissetmiştim. Artık arabada sohbet edip, kahkahalarla gülen arkadaşlarımın seslerini duymuyordum. Onlarınsa durumumun farkında olmadığını, inip fotoğraf çektirme sevdalarından anlayabiliyordum. Engel olamıyordum işte yüksekliğin beni rahatsız etmesine. Fakat mevzu bahis gezmek olunca orada bile azmin elinden de bir şey kurtulmuyor işte. Yaşadığınız şehrin sosyal aktivitelerinin değerini bilin. Bakın bir kel dağda taşı sıkıp eğlenmek için verilen mücadeleye :)

"Stresten Uzak Durun" Ne Demek?
          Bununla ne demek istendiğini anlayanınız varsa bana da anlatsın! Muhtelif hastalıkları tetiklememesi için yapılmış kulağa hoş gelen bu tavsiyeyle şehir insanıyla dalga mı geçilmeye çalışılıyor?  Ya da doktorların her türlü hastalığı sigaraya bağladıkları gibi bir kaçış yolu mudur bu? Neredeyse hastayı başından savmak için geliştirdikleri bir yöntem olduğunu düşüneceğim. Belim çok ağrıyor, strestendir! cildim bozuldu, strestendir! çocuğumuz olmuyor, strestendir! kolesterolüm yükseldi, strestendir! şeker hastalığı, strestendir!  . . . Yoo stresli değilimdir aslında. / O zaman psikolojiktir!

           Bazen belki de insan ölümüne neden olabilecek baştan savmalardır bunlar :)) Stres olduğum için hasta olmuyorum, hasta olduğum için stres oluyorum. Bunu diyen doktorları bırakıp, mukadderata inanmaya başlayınca baktım hayat daha güzel oluyor. Hani "Stresten uzak durun." denir ya sürekli, anlamıyorum sanki millet keyfinden giriyor, zevk alıyor strese girmekten. Ayıp değil mi dalga geçer gibi, zaten şaftı kaymış mahsim insanımız da bunun gerçek olabilirliğine inanıp sırf uzak duracağım diye elini ayağını nereye koyacağını şaşırıyor. ('Mahsim' yani 'masum' anlamına gelen bu sözcüğü bir öğretmenin "Ek ders ücretlerini kesmek için bizim gibi mahsimleri mi bulmuşlar?" diye sezenişte bulunmasıyla öğrenmiş ve kelime hazineme eklemiştim.)

         Ne yapalım yani işi gücü bırakıp alıp başımızı dağlara mı vuralım kendimizi? İnsanlar da her sabah güne güzel bir merhabayla uyanmak istiyor ama kursağında bırakılıyor işte gelen şehit haberleriyle. Bir de üzerine bunu bir kaç Mehmet diye yorumlayan "insan"a tahammül edip, daha çok kahroluyorsunuz. Hem " O çocuklar da bu anlamsız savaşın bitmesini istiyor" muş. Savaş devletler arasında olur diye biliyorduk halbuki! Hüseyin Aygün, T.C milletvekili sıfatıyla muhattabımıza tüzel bir kişi statüsü vererek dünyaya mesajlar gönderiyor inceden, her ne kadar bizim dikkatimizi çekmese de! Hitabet gücü iyi. İngilizce'ye de kolayca çevrilebilir cümleler kuruyor! Kaçırılmaktan da çok hoşlanmış belli ki. O dağa ben kaçırılsam bir gidip gelirdim herhalde, dilim tutulur konuşamazdım bir daha, helal olsun bizdeki milletvekillerine! Uzun vadeli ama yavaş yavaş ilerleyen bir satranç oyununun içinde kendinizi piyon gibi hissettiğiniz bir bıçak sırtı . . . E üzerine bir de gün içinde çok fazla hareket halindeyseniz bununla doğru orantılı olarak da etrafınızdaki kişi sayısı artacağından, kontrolü sağlamakta zorlanıp sterse kalmanız kaçınılmaz hale geliyor. Azıcık aşım kaygısız başım diye boşuna söylememiş atalarımız. Dinlendiren, huzur veren insanlar mı? Onlar iyi ki varlar, eğer olmasaydılar hayat hiç çekilmezdi bundan artık eminim! Siz siz olun onların yakasına yapışın ve gitmelerine asla izin vermeyin . . .

 Rutin Bağ Hayatından Kesitler



           En sevdiğim kısır gün aşırı bizlere eşlik etti. Bir gün onun da tarifini paylaşmak isterim. Bu yöreye ait olanını seviyorum. Ama en çok da sessizlikti benim sevdiğim . . .


           Kahvaltının böyle yapılanı sevilir! (Toprak mı çekiyor beni n'apıyor?) Salata malzemeleri (salatadaki reyhan 'fesleğen' vazgeçilmezim), reçelleri, bazlaması vs. hep bağdan . . . Bağda yaptığımız kahvaltı sonrası pazar gününü hareketlendirme isteğimiz bizi Antep'e götürecekti. (İşte bu İstanbul'da bir semtten diğerine geçmekten daha kolay.) 
Bahçenin Tek Ziyaretçisi Vardı
        
          İkindi serinliğinde ayağıma geçirdiğim terliklerimle mis gibi kokan meyve ağaçlarıyla süslü bahçeye iniyordum! Benden başka bunu yapmaktan hoşlanan yoktu. Yine de cirlokların hiç susmadan, var sesleriyle gezintime eşlik etmeleri yalnızlığımı alıyordu. (Siz ne diyorsunuz, Ağustos Böceği mi?)


Veli Efendi Kayısısı der buna bizimkiler (veli efendi hipodromu gibi). . . Bir kayısı bu kadar mı sulu ve lezzetli olabilir! Çekirdeğine yapışıktır. Ertesi gün ağzının, gözünün bir yana kayması onu koparıldıktan hemen sonra tüketmenizi gerektirir, bu yüzden de satılmaz. Meyveyle aram yok ama bunlar gibi ulaşılması zor olanlar da favorimdir!

Urmu Dutu; ana vatanının Maraş ve Antep olduğunu öğrendiğim, toplaması çok meşakkatli, oldukça da pahalıya satılan bu meyveyi öğrencilerim de toplayıp getirir ama ben bundan ziyade dalından koparıp yemeyi daha çok severim. Çok hoş, ekşimtırak bir tadı vardır. Reçelini harika bulduğum ama pekmeziyle aramın olmadığı bu çok şifalı dut ağacının çevreyi yapış yapış kirlettiğini düşünen atalarımız tarafından çareyi (sağ olsunlar) onun kökünün kurutmakta bulduğunu dinlemiştim tarih dersinde. Yeme konusunda çok dikkat ister, keza izi elbisenizden çıkmaz. Unutmadan bildiğimiz frambuazla görüntü dışında hiç alakası yoktur. Bağda frambuaz olmasına rağmen bunun tadının üzerine o ot gibi gibi geldiğinden kimse tarafından rağbet görmez. Gerçi fotoğraflar bir buçuk ay öncesine ait (o eller de bana), şimdi bunların mevsimi geçti tabi. 

          Patates, domates, salatalık, meyve vs. ne varsa hiç birini ziyan etmeyip kabuklarını minik minik doğruyordum beni bekleyen tavuklar, ördekler, civcivler için. Başka bir iş olsa yapasım gelmez. Ama onları belli periyotlarda takip etmek harika bir duygu. Ancak kuzenlerimin artık kesme vaktinin geldiğini düşündükleri o iştahlı planlarına katılamayacağımı söylediğimde haliyle benim yediklerimin nereden olduğunu sorup dalga geçmişlerdi. İyi ama ben gözlerinin içine baktığım bir hayvanı nasıl yiyebilirdim! Ki yesem de hastalanıyordum. İnsan bir kere göz göze geldiği hayvanı ne olursa olsun yememeliydi, ya da göz göze gelmemeye çalışmalıydı :)

 Merak Ettiniz Mi Hiç?
 
          Yüksek dağların güneşe olan mesafesinin deniz seviyesinden ve ovalardan daha yakın olmasına rağmen oraya göre neden çok daha soğuk olduğunu. Güneşe yakınlaştıkça havanın sıcaklığını daha fazla hissettirmesi gerekmez mi? 2. sınıf öğrencilerime getirdiğim konuk öğretim görevlisi arkadaşımın sınıfıma anlattığı dersi dinlerken dikkatimi çekmişti. Bu sorunun cevabını hemen vermeyeyim isterseniz, ben doğru cevabı duyduğumda şaşırmıştım. Tahmininizin doğru çıkıp çıkmadığına bir sonraki yazımda paylaşayım unutmazsam. (Canım oyun oynamak istedi galiba.)

_Yazı dizisi için bitmesin bu rüya desem!?
_"Hayıııııııırrrrrrrrrrrr :))"


  Tadını sevmesem de keyifle yaptığım kahvenin kokusu da beni mest ediyor.

Güzel bir kahve eşliğinde sevdiğiniz insanlarla bir arada olabileceğiniz keyifli bir bayram geçirmenizi diliyorum . . . 





- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - 

 TEBDİL-İ MEKAN

         Oysa oraya giderken hiç beklemediğim anda almış olduğum yaranın sıcaklığını hissediyordum içimde. Baş başa kalmaya henüz fırsat bile bulamadığım bu olayı yeterince sorgulamayışıma kızıyordum kendi kendime. Nereden çıktmıştı bu yolculuk, şimdi zamanı mıydı? Daha canımı acıtmaya sebebiyet veren durumun üzüntüsünü kafamda taşıyacak idim, sanki hep payidar kalacağı zannıyla ! Her türlü işime konsantre olmamı engelleyen tanıdık bir duyguydu bu, daha önceleri de çoğu kez tadıp kendimi kaptırdığım ama sonrasında zihnimde zerre yer işgal etmeyen. Hiç oyuncağı olmayan bir çocuk misaliydim yoktan bir şeyler üretmeye çalışan ve o hiç geçmeyen saatlerin, zamanın bereketinde kaybolmuş, hayatı sorgulayan . . . 

             İnsanın hayatına uzaktan bakması gerekiyormuş bazen bunu anladım. Yaşanılan olayın verdiği sıcaklıktan mıdır nedir alıkoyamıyor işte insan kafasını sürekli onunla meşgul etmekten. Ama nereden bilebilir ki o an ortam değişikliğinin kendisine ilaç gibi gelebileceğini? Gittiğim bağ ortamında çok uzun değil, daha yeni bir gün bile doğmamışken tıpkı kıyafet değiştirir gibi bir dönüşümle atıvermiştim o sıcaklığını üzerimden. O ruh halinin beni terk etmesini beklemeden ben onu terk etmiştim. "Nereye gidersen git bulunduğun yerde değil, düşündüğün yerdesindir." sözü belli ki bana ithaf edilmemişti. Belki de günlerce beni etkisi altına alacak bu durumun artık gözümde küçücük kalışı o hep kızdığım unutkanlığımın bir hediyesiydi bana. "Dün dünle beraber gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım." dediği gibiydi Mevlana' nın. Siz de, tebdili mekanda hayır vardır sözüne kulak verip, canınızı sıkan bir durumla kalakaldığınızda kendinize bu şansı tanıyın ve ortamınızı değiştirin, bakalım siz bu sözden nasibinizi alabilecek misiniz?